TESADÜF BU YA!
Kopenhag'da bir genç doğum kliniğine girip
danışmaya başvurdu:
— 48 numaralı odada
yatan genç kızla görüşmek
istiyorum.
Nöbetçi hemşire sordu:
- Hay hay! Siz nesi oluyorsunuz hastanın?
- Ben mi? Erkek kardeşi?
Bu sırada hemşirenin yanında duran hanım hemen
atıldı:
— Öyle mi? Çok memnun oldum tanıştığımıza. Ben
de annesiyim...
EVLİLİĞİN BÖYLESİ
Nasrettin Hoca evlen meye niyetlenir. Eş- dost bir
hatuncağızı öve öve göklere çıka rırlar.
- Şöyle huylu!
- Böyle soylu!
— Dünyalar güzeli... Hoca'nın gönlünü çelerler.
Evlenirler. Zifaf gecesi yüz görümlüğünü veren Ho
ca, gelinin duvağını kaldırır. Aman Allah'ım! Çirkin
bir gelin.
Gelin hanım, kocasına sadakatini göstermek için:
— Hoca efendi, akrabalarından kime görüneyim, ki
me görünmeyeyim? diye sorar.
Hoca şaşkın:
— Aman hatun, bana görünme de kime görünürsen
görün... der.
DOĞRU SÖZ
Müfettiş, öğrencilere sorar:
— İçinizde en uslu kim?
Öğrenciler, hep bir ağızdan - cevap verirler:
— Öğretmenimiz!
GEZGİN
Hoca'nın hanımı çok gezermiş. Düğün-dernek,
bayram-seyran... dolaşırmış.
Hoca'nın dostları:
— Hocam, yenge biraz çok do laşmıyor mu? derler.
Ne de olsa hatunu. Hiç laf söy-
letir mi Hoca...
- Hiç sanmıyorum, der ve ekler:
- O kadar dolaşsaydı, bazen bize de uğrardı...
EŞEK BAŞI
İstanbul'a yeni gelen köylü, ku yumcu dükkânının
vitrinini merakla inceliyordu. Kuyumcunun çırağı,
onunla alay etmek için:
- Hemşerim, dedi, ne bakıyor
sun öyle?
- Hiç... Bu dükkânda ne satılır
diye merak ettim de...
Çocuk güldü:
- Eşek kafası satılır.
- Allah versin... Alışverişiniz yolunda olmalı...
- Nereden bildin, dayı?
- Baksana, koca dükkânda seninkinden başka kal
mamış!
NEYİ GÖRMEMİŞ
Şoför kullandığı taksiyle "Sağa dönülmez işaretine
rağmen sağa saptığı sırada trafik polisinin keskin
keskin çalan düdük sesiyle birden yavaşladı, sonra
yolun kenarına çekilerek durdu. Trafik polisi, sağ
elinde zin-
cirden tuttuğu düdüğü sallaya sallaya yürüyerek
tak sinin yanına geldi, sert bir sesle sordu:
— Levhayı görmedin mi?
Şoför, kabahatli olduğunu kabul etmenin rahatlığı
içinde itirafta bulundu:
— Görmesine gördüm de sizi görmedim...
KILÇIK
Sınıfta öğretmen insan iskeletini göstererek sordu:
— Bunun ne olduğunu söyleyebilir misin Salim? dedi.
Karadenizli Salim hemen
cevapladı:
— İnsan kılçiğidür öğretmenim...
SON ÜMİT
Adam kaynanasıyla birlikte Avrupa gezisine çıka
caktı, arkadaşı sordu:
- Yahu sen hep kaynanandan yakınıp durmaz miy
din? Şimdi de Avrupa gezisine mi çıkarıyorsun?
- Ne yapayım kardeşim, sık sık Avrupa'yı görme
den Allah canımı almasın! deyip duruyor... Benimki,
bir
umut işte...
YAG SORUNU
Akıl hastanesine, kendisini ziyarete gelen
arkadaşına dert yandı:
- Sorma dostum... Motora
meraklı olduğum için getirip
buraya tıktılar beni. Allahaşkı-
na, sen araba sevmez misin?
- Severim.
— Zeytinyağlısından mı hoşlanırsın, tereyağlısından
mı?
ÖĞRENCİ ŞİİRİ
- Tembel bir öğrenci, yazılı kağı dına şu
satırları yazmış:
— Yürü boş kağıt, yürü... Öğretmenin yüzünü gör de
gel.
Üç zayıfım vardı, dört oldu mu sor da gel...
APTALCA DÜŞÜNMEK
Federal Almanya vatandaşı dış yolculuktan döndü.
Getirdiği papağanla kendi gümrüğüne girdi. Muayene
memuru işin gereğini anlattı:
— Canlı papağana, yüz mark gümrük ödeyeceksiniz.
Cansız içi doldurulmuş papağan olsaydı gümrüksüzdü.
Adamın bir anlık tereddütü üzerine papağan söze
karıştı:
— Bana bak Hans! Öyle aptalca şeyler düşünme!
YAŞLILIK
Bir adam, arkadaşına hastalığından dert yanıyordu:
— Hele şu sağ bacağımdaki romatiz
manın verdiği acıya hiç dayanamıyo
rum, dedi. Nedeni nedir, acaba?
— Neden olacak, dedi öteki. Yaşlılıktan.
Bunların hepsi yaşlılık alâmetleri.
Adam:
— Saçma, diye yanıt verdi. Sol bacağım da sağ ba
cağım ile aynı yaşta. O neden ağrımıyor?
YORMASAYDIM
Temel otelde kahvaltı ederken, tabağındaki zeytini
bir türlü çatalıyla yaka-layamaz. Epeyce uğraştığı- nı
gören garson, yanına yaklaşır, çatalı alır ve bir
seferde zeytine batırır. Temel küçümseyerek bakar:
— Uyy garson, ha pu zeytinu pen yormasaydum, sen
oni zor yakalayaçağitun.
KURTULUŞ ÇARESİ
Temel, Cemal ve diğer Karadenizliler açık denizde
küçük bir tekne ile fırtınaya tutulmuşlar dı.
Yanlarından büyük bir gemi geçmekteydi.
Temel:
— Uyy, kurtarun pizuuu... İmdattt!. diye
haykırıyor-
du.
Geminin güvertesinden birisi de yanıt veriyordu:
Biz adam almıyoruz, biz adam almıyoruz. Bunu duyan
Temel: — Uyy, haçan piz lazuz, lâz, alun pizu.
HIRSIZLIK AYIP
Bir eşkıya, fakir olduğu için Diyojen'e hakaret
etmiş-
ti.
Diyojen hiç kızmadı. Sadece:
— Bir adama fakir olduğu için hakaret edildiğini
ha yatımda hiç görmedim. Ama pek çok insanın
hırsızlık tan ötürü asıldıklarım gördüm, dedi.
İLK KAMÇIYI EN ÇİRKİNİ VURACAK!
Müthiş bir eleştirici olan bir Bektaşi yazar,
kadınlar hakkında öyle bir kitap yazmış ki
söylenmedik söz bırak mamış. Bunun üzerine on- beş
kadar kadın biraraya gelerek yazarı dövmeye ka rar
verirler. Bir gün Bektaşi evine giderken yolunu kesip
bağırmaya başlarlar:
— Sen bizim hakkımızda bir kitap yapıp aleyhimiz
de türlü türlü şeyler yazmışsın. Biz de seni
öldürünceye
kadar dövmeye karar verdik. Birer kamçı alarak buraya
geldik. Cezana hazır ol, diyerek kamçılan
göstermişler.
Bektaşi kadınları yatıştırmaya çalışmışsa da
başarılı olamadığından dayak yemeğe razı olarak:
— Fakat bir şartla. Birinci kamçıyı içinizden en
çir
kin olanı vuracak, demiş. Kadınlar bu şartı kabul
etmiş
ler.
Fakat ilk kamçıyı vurmak için kimse öne çıkmayın
ca, bu dayak faslı da yarım kalmış.
ÖLÜM KÖLE İLE KRALI EŞİT KILAR
Büyük İskender, Diyojen'i, birbiri üstüne yığılmış
in san kemikleri arasında bir şey ararken görmüş ve
ne yaptığını sormuştu.
Diyojen:
— Babanızın kemiklerini arıyorum.
Ama hangisinin kölelere, hangisinin babanıza ait
olduğunu kestiremiyorum, cevabını vermişti.
DOMUZ ETİ YEMEYİZ
Şeyh Şamil esir düştüğünde, Ruslar bu kahraman
adama büyük saygı göstermiş. Rus çarı kendisini yemeğe
davet etmiş. Şeyh Şamil, yemekte, aç gibi iştahla
yemiş.
Kahramanlığı kadar yemekteki iştahı karşısında da
hayrete düşen çar:
- Adama bak, demiş. Beni de yiyecek.
Şeyh Şamil cevap vermiş:
- Biz müslümanız. Domuz eti yemeyiz.
ÇALARKEN NEŞELENMEK
Neyzen Tevfik'e bir gün sorarlar:
— Çalarken mi neşelenirsin, yoksa neşeli olduğun
zaman mı çalarsın?
O günlerde Maliye Bakam hakkında yolsuzluk dedi
koduları alıp yürümüştür.
Neyzen Tevfik, fırsatım kaçırmaz:
— Maliye Bakanı değilim ki, çalarken neşeleneyim,
cevabını verir.
| BEHLÜL'ÜN HAKİM
MAKAMINA OTURMASI |
Halife Harun Re- şid'in süt kardeşi di vane Behlül
bir gün yoluna devam ederken pencereden bakmış ki
hakimin yeri boş, hemen geçip o makama oturmuş. Bunu
gören vazifeliler:
- Vay gidi divane, senin bu makamda ne işin var?
Kalk bakalım, diyerek, sille tokat dışarı atmışlar.
Bunu
görenler Behlül'e sormuşlar:
- A divane, böyle ne iş yaptın ki seni bu kadar
dö
vüyorlar? demişler. O da cevap vermiş:
- Ben bilmem, hakimin makamında bir dakika ya
oturdum ya oturmadım, buna rağmen bu kadar dayak
yedim. Hakim ise sabahtan akşama kadar o makamda
oturmaktadır, ne kadar dayak yiyeceğini artık Allah
bi
lir...
İSRAFÇI ADAMA DERS
Diyojen, israfçı tutumuyla bilinen bir adamla
karşı lamıştı. Ondan bir lira istedi. İsrafçı adam:
— Niçin başkasından 10 kuruş istiyorsun da, benden
bir lira, diye sordu.
Diyojen şu uyarıcı cevabı verdi müsrif adama:
— Çünkü, başkalarından yine istesem, bana verirler.
Ama, bu israfın yüzünden, senin bir daha
verebileceğin den şüpheliyim.
DOĞRU SÖYLEDİĞİN İÇİN
Bektaşinin biri, boynunu bükerek bir zenginin
yanına yaklaşır. Sadaka ister.
Zengin adam:
— Utanmıyor
musun dilenmeğe ya
hu... Baksana güçlü -
kuvvetli bir adamsın.
- Sormayın... bir derdim var ki çalışmama mani
oluyor.
- Neymiş o dert?
- Ne olacak tembellik!
Bu cevap zenginin hoşuna gider ve cebinin
köşesindeki kuruşu Bektaşi'ye uzatır:
— Al şu kuruşu bakalım... der. Bu parayı sana
acıdı
ğımdan değil, doğru söylediğin için veriyorum.
BİR GÖZÜN KÖRMÜŞ
Adamın biri evlenmiş. Her akşam, eli kolu dolu
olarak evine gidermiş. Bir gün, her nasılsa, eli boş
gitmiş. O güne ka- *- dar, hep kocasının
eline bakan karısı, elini boş görünce, yüzüne bakmış
ve bir çığlık atmış:
— Aaa! Senin bir gözün körmüş.
SON ÜMİT
Nasreddin Hoca nın çok sevdiği eşeği bir gün
kaybolmuş. Hoca, eşeği aramak için, kırlara doğru
açılmış. Bir taraftan da bir türkü söyleme ğe
başlamış.
Böylece dolaşıp dururken bir tanıdığına rastlar.
Tanıdığı:
— Hoca, böyle türkü çağıra çağıra nereye gidiyor
sun? diye sorar.
Hoca merhum da eşeğini kaybettiğini, onu aramakta
olduğunu söyler.
Ahbabı:
— Bu ne iştir Hoca efendi? Benim bildiğim, insan
eşeğini kaybetti mi, feryat eder, ağlar, dövünür. Sen
ise
türkü söylüyorsun!
Hoca, ona önündeki tepeyi gösterir.
— Bir ümidim şu dağın ardında kaldı. Eşeğimi ora
da da bulamazsam, o zaman siz dinleyin bendeki ferya
dı!
NİYE KOŞAYLAR?
Cemâl gazetesinden ba şını kaldırıp sorar:
— Haa bu uşaklar ne ko-
şaylar böyle?
Temel cevap verir:
- Ula bunlar koşicudur,
başbakanlık kupası için ko-
şaylar.
- Ha kupayı çime vereceklerdur?
- Birinciye.
- Öbürkilere bir şey yok midur?
- Yoktur.
- Öyleyse onlar niye koşaylar?
YALANCI
Asker, komutanın karşısına çıktı, izin istedi.
Komutan se bep sordu:
- Efendim, karım çocuğu
muzun çok hasta olduğunu
yazmış da...
- Yalan söylüyorsun. Çün
kü karından gelen mektubu
ben de okudum, hiç öyle bir
şeyden bahsetmiyordu.
Asker selâm verdi, tam kapıdan çıkarken, döndü ve
samimiyetle:
— Komutanım, dedi. İkimiz de yalancıyız anlaşılan,
çünkü ben evli değilim.
İLK ATIŞTA VURMAK
Temel ile Dursun evlerinin bahçelerinde otururken
bir tane, bir tane daha derken 21 pare top atılır.
Temel merak eder:
Nedir bu ses-
ler?
— Bugün komşu devlet başkam geldi. Onun için top
atılıyor, der Dursun.
Temel sinirli sinirli başını sallar:
— Şu işe bak! Bizim zamanımızda tek atışta vurur
lardı...
DÜNYADA HERŞEY GEÇER
Baba erenler bir gün sokakta gezinirken dehşetli
bir yağmura tu tulmuş.
Bir ağacın altına sığınarak boş bir arabanın
geçmesini beklemiş. Bir saatten fazla beklediği halde
oradan hiç bir araba geçmeyince kendi kendine
mırıldanmış:
— Bir de şu fani dünyada her şey geçer derler.
Şura da bir saattir bekliyorum, daha bir araba bile
geçmedi.
ALIŞMAK LAZIM
Gazeteci Halil Lütfi ile Peyami Safa, Bebek'e gidi
yorlardı.
Tranvay gelince, Peyami Safa öndeki birinci mevki
kompartımanına doğru yürürken Halil Lütfi, Peyami
Safa'yı arkadaki 2. mevkie doğru çekti. Buraya binece
ğiz, dedi.
Peyami Safa:
- Senin gazeteci kartın yok mu? diye sordu.
- Var, dedi Halil Lütfi.
- Peki, neden birinci mevkie binmiyelim öyleyse?
- Alışmak için.
Bakalım her zaman kartımız olacak mı?
FARZ EDELİM Kİ...
Temel'in küçük takası, on kişilik tayfasıyla
Karadeniz'in engin sularında yol almaktadır. Temel
tayfa larını yanına çağırır. On lara şöyle der:
— Uyy uşaklar, ha purada pi teneke altinumuz olsa
idu ne ederduk?
Uşaklar:
— Uyyy paylaşirduk onlari...
Temel öneriyi kabul eder ve altınları paylaştırmaya
başlar:
— Uyy... on peş altin bağa, pi altin süze, on peş
altın
bağa, pi altin süze...
Tayfalar buna itiraz ederler ve aralarında müthiş
bir kavga başlar. Kıyasıya dövüşürler. Neden sonra
Rize'ye geldiklerinde durumu mahkemeye intikal
ettirirler. Mahkemede yargıç olayı anlattırır. Hem
Temel, hem de
tayfaları olduğu gibi olayı anlatırlar. Bunun
üzerine yar-
- Peki getirin altınları, dediğinde, hepsi bir
ağızdan:
- Uyy hacim pey, pizum altinumuz falan yok, ola-
cağinu farz edeyduk.
MAYMUN
Din dersi öğretmeni öğrencile re bütün insanların
Adem ve Havva'dan geldiğini söyledi. Bir öğ renci
söz aldı:
- Bu doğru değil.
- Nasıl yani? dedi öğretmen.
— Babam bize maymundan
geldiğimizi söyledi.
— Sevgili çocuğum, dedi öğretmen, sizin özel aile
tarihiniz bizi hiç ilgilendirmiyor.
ŞİŞEYİ EVDE BIRAKMIŞ
Doktor muayenede hastasına sordu:
- Sigara içiyor musunuz?
Hasta:
- Elbette, dedi. Ve cebinden
sigara paketini çıkararak ikram
etti. Doktor reddetmedi. İkisi de sigaralarını
yaktı. Dok tor muayeneye devam etti:
- İçki içiyor musunuz?
- Aahh be doktorcuğum! İçerim, ama ne yazık ki şi
şeyi evde bıraktım.
AKŞAM SERİNLİĞİ
Bir grup turist, kendi aralarında konuşuyorlardı.
İngiliz hidrojeni patlatacaklarını, Rusla Amerikalı Ay
ve Merih'i fethedeceklerini söylüyorlardı. Sıra bizim
Temel'e gelince:
— Şu yakında, ha biz da cüneşe ci- deceğuz, dedi.
Böyle bir tasarıdan hiç birisinin haberi yoktu.
Hayretle sordular:
- Nasıl olur, henüz yıldızların keşfedilmediği bir
evrende, güneşe gidebilmek, olacak şey değil!
- Peki o kadar sıcağa nasıl karşı
koyabileceksiniz?
- Hesabı sıkı yapılmıştır. Akşam serunluğunda ci-
deceğuz da... der bizim Karadenizli.
LİSTE
Adamın birini kuduz kö pek ısırmış. Ama adam çok
vurdumduymaz olduğu için, bugün iğne olurum, yarın iğ
ne olurum derken iş işten geçmiş. Doktora başvurup da
kuduz olduğu gerçeğini anlayınca hemen bir kağıt kalem
isteyip uzun uzun bir şeyler karalamaya başlamış.
Doktor uzun süre beklemiş, bir ara dayanamayıp
hayretle sormuş."
- Vasiyetnameniz bu kadar uzun mu?
- Vasiyetname hazırladığımı söyleyen kim doktor?
Ben ısıracağım siyasilerin listesini yapıyorum!
demiş.
İPE UN SERMEK
Nasreddin Hoca, münasebetsiz kom şusunun hemen her
gün olur olmaz şeyler istemesinden bıkmış.
Komşu bir gün çamaşır ipi isteyince:
- Veremem, demiş. İpe un serdim.
- Aman Hoca, ipe un serilir mi?
- Adamın vermeye niyeti olmazsa
ipe un serer...
AYNI YERDE
Temel uzun zamandır gör mediği arkadaşı Cemal'le
İstanbul'da karşılaşır:
- Uşak nasilsun pakayum?
- İyiyum...
- Çocuklarun nasuldur?
- Onlar da çok iyidur...
— Ha karin nasuldur?
Temel böyle sorunca Cemal'in birden yüzü deği şir...
Temel arkadaşının karısının geçen yıl öldüğünü ha
tırlayıp hemen şöyle der:
— Yani aynı mezarda mi yatayii?
ARHAVİLİ
Gün: 12 Ekim 1492... Kristof Kolomb, batı yönüne
giderek Hindistan'ı bulacağına inanıyor ya! Gitmiş,
git miş... Amerika sahillerine yanaşmış... Sabah hava
yeni aydınlanıyor. Kolomb, "Santa Maria" gemisinde
büyük üniformasını giymiş. Zabitler ve tayfalar
güverteye sıra lanmış...
Kıyıda da Kızılderililer sıralanmış. Başlarında
Koca Reis var. Gemi yaklaşmış, yaklaşmış... Ses
mesafesine girmiş...
Bu sırada gemidekilerden biri iki elini ağzına
yanaş-
tırıp bağırıyor: "Ha orada bir Rize'li var midur?"
Kızılderili saflarından da birisi bağırmış: "Ha
Rize'li yoktur, ama Arhavi'li vardır daa..."
DESENE OCAĞIM SÖNDÜ
Gurbette çalışan iki Karade nizliden biri izinden
dönmüş, hemşerisine memleketten haber ler veriyordu:
— Memlekette kar yağdı,
kurtlar çakallar köye kadar indi,
dedi. Bunun üzerine arkadaşı:
- Bir zarar verdiler mi?
- Sizin çilli horozu çakal kaptı.
- Peçi Karabaş nerede imuş?
- Eşek Karabaşa tekme atarak öldirmuş.
- Eşek değirmenda değul miydu?
- Değirmenden babanın tabutunu cetirmişdu.
- Uy, babam öldi mu?
- Öldü ya. Ananın ölümüne dayanamadu da..
- Ah anam ah! O da mu öldi?
- Eviniz yanarken kurtaramaduk.
- -Uyy desene ocağum söndü...
ÇENESİ DÜŞÜK
Fikret ilk karnesini almıştı. Notları çok iyiydi,
fakat bir not düşülmüştü:
— Çok konuşuyor.
Babası karneyi imzaladı ve ekledi:
— Siz bir de annesini görseniz.
Aynı Karadenizli birkaç gün sonra bir bakkala
gitti. "Bana bir mim verin..." dedi.
Bakkal anlayamadı, birkaç kez tekrar ettirdi, sonra
eliyle göstermesini istedi. Karadenizlinin işaretine
ba kınca:
- Yooo, o mim değil mumdur, dedi.
- Olsun, mim demek, dayak yemekten iyidir, dedi
Karadenizli.
DAYAK YEMEKTEN IYI
Karadenizli vapur acentasına gitti:
— Biz vapuru kaçirduk, başka
vapur bulur misunuz?, dedi.
- Kaç kişisiniz?
- Yediyuz.
- Acenta yetkilisi bu kadar müş
teriyi kaçırmamak için hemen yeni
bir vapur istedi. Vapur geldiğinde Karadenizli ve
arkadaşları rıhtımda toplanmışlardı. Ama nedense
fazla kalabalık değillerdi. Görevli sordu:
- Hani yedi yüz kişiydiniz?
- Doğridur, işte pir, içi, üç, dört, beş, altı,
yedu.
Toplam yediyuz da..., dedi Karadenizli.
Kafası attı acenta yetkilisinin. Karadenizliyi bir
gü zel dövdü ve:
— Eğer, bir daha (i) yerine (u) dersen; canına oku
rum... dedi.
HESAP
İki sarhoş kıyasıya kavga etmiş, birbirlerinin
kafasını gözünü yarmışlardı. Polis kavgacı sar
hoşları hastahaneye getirdi. Doktor, yaralarını
pansuman yapmak için hemşireye seslendi:
— Hemşire hanım, alkol getirin çabuk!..
Sarhoş:
— Alkol istemem artık... Hesap getirin!., diye
bağırdı.
HADDİNİ BİLMEK
Genç bir Amerikalı kız, Beethoven'in yaşadığı evi
zi yaret etmiş, bu büyük sanatkârın piyanosu başına
geçe rek onun "mehtap Sonatı"m gururla çalmaya
başlamış tı.
Bitirdikten sonra, kendisine sert gözlerle bakan
bek çiye:
- Tahmin ederim, çok sayıda büyük insan burayı
ziyaret etmiştir, dedi.
- Evet, dedi bekçi. Ünlü müzisyen Pederewski, ge
çen hafta burada idi.
Kız sordu:
- Ve Beethoven'in piyanosunda çaldı değil mi?
- Hayır çalmadı, cevabını verdi yaşlı bekçi ve
söz
lerine şu cümleyi ekledi:
- Çünkü kendisini Beethoven'in piyanosunda çal
maya lâyık görmedi.
CİNSİNE GÖRE
Belediye otobüslerinin ne kadar kalabalık olduğu
malûm. İşte böy le bir otobüste yolculuk eden
Temel'in aya ğına iri yarı bir adam basar... Nasırı
acıyan Temel, adamın yanına yaklaşır ve sorar:
— Ula uşak, sen nerelisun?
Adam, Temel'e bakar, nereli olduğunu söyler ve ar
dından sorar:
- Niye sordun?
- Hiç, bu cins ayular hangi memlekette yetişur
diye
merak ettum daa... der Temel.
YEMEKTEN SONRA MI?
Doktor hastasını muayene ettik ten sonra saptadığı
perhiz programı nı yazıyormuş:
— Sabahları bir dilim ekmekle
yüz gram beyaz peynir. Öğleyin bi
raz salata ve haşlama et. Akşamları
bir dilim ekmek, yağsız süt ve bol
meyve yiyeceksiniz...
Hasta:
— Peki doktor bey, bu yazdırdıklarınızı yemekten
sonra mı yiyeceğim yoksa yemekten önce mi?
NİÇİN HAPSEDİLMİŞLER?
Bir komünist Sovyet cezaevinde, 3 mahkûm arala
rında konuşuyorlardı: Birinci mahkûm üzüntülü bir ses
le:
— Ben işime geç geldiğim için hapsedildim, dedi.
İkinci mahkûm hapis gerekçesine şöyle açıkladı:
— Ben ise, işime erken geldiğim için hapsedildim.
Bir kapitalist casusu ancak işine erken gelir,
dediler.
Üçüncü mahkum da şöyle konuştu.
— Ben de işime tam vaktinde geldiğim için hapse
dildim.
Beni de, bir kapitalist saati taşımakla suçladılar.
AKIL
Temel birgün Dursun'a balık kılçığı yemenin insanın
kafasını çalıştırdığını söylemiş. Bu habere sevinen
Dursun yanına Temel'i de alarak hemen bir balık
lokantasına gitmiş. Az sonra gelen balıkların etini
Te mel, kılçıklarını Dursun yemiş. BöylecĞ üç
porsiyon balık tü ketildikten sonra Dursun hesa bı
ödemiş ve dışarıya çıkmışlar. Yolda bir ara Dursun:
- Baa bak Temel. Sen galiba kazuklayisen beni..?
Temel gülerek cevap vermiş.
- Bak, gördün mü? Kafan çalışmaya başladı bi-
le..?
DOĞRU SÖZE NE DENİR?
Hastayı ameliyathaneye götürüyorlarmış. Sedyenin
başucunda yürümekte olan operatör bir ara hastanın ku
lağına eğilmiş:
— Bakın beyfendi, size yalan söyleyecek değilim.
Si
ze yapacağım bu ameliyatın başarı şansı yok denecek
kadar az. Ne olur ne olmaz, size şimdiden soruyorum,
son olarak size bir yardımım dokunabilirse, çekinmeden
söyleyebilirsiniz, demiş.
Hastanın gözleri faltaşı gibi açılmış:
— Evet doktor bey. Lütfen buradan kalkmama ve gi
yinmeme yardım eder misiniz?
TEŞEKKÜR
Adam, hızlı hızlı merdivenleri tırmanıp doktorun
yanma geldi.
— Teşekkür ederim doktor
bey, tedavinizden çok memnun
kaldım, dedi.
— Ama siz benim hastam de
ğilsiniz ki.
Adam güldü:
— Haklısınız doktor bey. Amcam sizin hastanızdı.
Ve şimdi tüm serveti bana kaldı...
ADALETLİ PAYLAŞIM
Güngörmüş, yaşlı ve tecrübeli bir adamdan, iki kar
deş arasında, babalarından kalan malı âdilâne şekilde
paylaştırmasını istemişlerdi.
i
Yaşlı adam şu formülü tavsiye etti: — Kardeşlerden
biri malı mülkü ikiye ayırsın. Öteki kardeşe de seçme
hakkı verilsin. Gerçekten de akıllıca bir öneri değil
mi?
OLEY
Temel, İspanya'da boğa güreşlerine gitmiş.
Kalabalık bir seyirci toplulu- Vğu varmış. Herkes
matadorun hare ketlerine hep bir ağızdan "Oleeey!
Oleeey!" diye bağırıyormuş, ama Temel onlar
sustuktan sonra tek başına Oleeey! Oleeey! diyormuş,
Yanındaki İspanyol merak etmiş:
— Kardeşim niye bizimle beraber bağırmıyorsun
da, tek başına "Oley" diyorsun?
Temel:
— Uşağum, ben boğayı destekliyorum, demiş.
OTOBÜS
Temel ile Dursun otobüsle İstanbul'a gidiyorlardı.
Yolun yarısına gelince şoför:
— Sayın yolcular, şanzıman bozuldu bir saat mo
la veriyoruz..
Temel sordu:
— Yahu Dursun, bu şanzıman nedir?
— Ha şu vites var ya, işte oni çalıştıran alettir.
Temel sinirlendi:
— Ben onun bozulacağını baştan anlamıştım. Şo
för ha bire onunla oynuyordu...
KÖTÜ HABER
— Sabahın bu erken saatinde sizi rahatsız ettiğim
için özür dilerim, dedi doktor telefonda hastasına.
"Ama tahlil sonuçlarınızı aldım ve size verecek çok
önemli haberlerim var. Kötü haberle mi başlayayım,
yoksa çok kötü haberle mi?
— Kötüsüyle başlayın doktor,
dedi hasta sinirli bir sesle.
- Şey, dedi doktor. Teşhisime göre yirmi dört saat
ömrünüz kaldı.
- Zavallı hasta donup kaldı. Sonra biraz gücünü
toplayıp sordu:
- Peki çok kötü olan haber ne?
- Size dün haber verecektim, ama telefonunuz ce
vap vermiyordu.
ALDATMIŞ
Kahveye iriyarı, öfkeli bir adam girdi; olanca
sesiyle bağırdı:
— Ahmet kim?
Kimse ağzını açmadı. Gelen adam bir daha bağırdı:
— Ahmet hanginiz? Çabuk karşı
ma çıksın!
Sonunda ufak tefek, çelimsiz biri yerinden kalktı:
— Benim.
Kabadayı, yumruklarım sıkıp onun üstüne atıldı,
pestilini çıkanncaya kadar dövdü. Kahvedekiler
yerlerinden kımıldamıyorlar, neredeyse soluk bile
almıyor lardı.
Kabadayı gittikten sonra dayak yiyenin başına üşüş
tüler:
— Hastaneye götürelim mi?
Yerde kanlar içinde yatan adam, bir iki
yutkunduktan sonra konuşabildi:
— Nasıl kandırdum enayiyu. Benim adım Temel.
Amma nasil inandırdum oni!..
EVİN YOLU
Neyzen Tevfık, Aksaray'da bir ev kiralar.
Yeni taşındığı sıralar, gece eve dönerken ara sokak
içindeki evini bulmakta güçlük çekmektedir. Bir gece,
karşısına çıkan bekçiye:
— Bekçi baba, der, Neyzen Tevfık buralarda bir yer
de oturuyor. Sen evini biliyor musun?
Bekçi, "bana kül yutturamazsın" dercesine bakıp ce
vap verir:
- Neyzen Tevfik sensin, a beyim.
- Ben sana Neyzen Tevfik ben miyim? diye sorma
dım ki... Neyzen Tevfik'in evini sordum!
BİLGİSİZLİĞİN SONU
Gençliğinde din bilgisi alamamış, cahil fakat iyi
ni yetli bir kişi, hayli yaşlan dıktan sonra,
durumundan pişman olarak din dersi almaya başlamış.
Bir caminin
imamı ona din dersi vermeyi kabul etmiş. Adam 40
ya şından sonra başlamış sıfırdan öğrenmeye.
Ama daha ilk günlerde Subaşı'nın dikkatini çekmiş.
Subaşı şehrin emniyet ve huzurundan sorumlu ya...
Osmanlı Devleti zamanında bunlar sokakları kontrol
eder, şüpheli gördükleri insanları sorguya çekerler.
Köyden yeni gelmiş, henüz şehre alışamamış bu garip
adam da dikkati çekmiş ve yakalanmış... Subaşı'nın hu
zuruna çıkınca da büsbütün şaşırıp abuk sabuk
konuşmaya ba,şlamış. Subaşı hiddetle çıkışmış adama:
— Sen Müslüman mısın?
Adam şaşkınlık ve korku içinde, biraz da bu işin
so nunu düşünerek aklı dağınık bir halde cevap
vermiş:
- Müslümamm.
- Müslümamm olur mu? Müslümamm elhamdülil
lah, diyeceksin be adam... Müslüman olduğundan dola
yı Allah'a şükretmek yok mu? diyerek daha bir kızmış
ve biraz fazlaca da şüphelenmeye başlamış. Adam bu
kadar basit bir şeyi bilmiyor, var bunda bir bit
yeniği
demiş...
- Madem Müslümamm diyorsun. Söyle bakalım İs
lâm'ın şartı kaçtır?
Adam, herhalde dinlediği hikâyelerin ve masalların
da etkisiyle şaşırarak:
— Kırktır efendim, demiş.
Subaşı'nın hiddeti son haddine çıkmış ve demiş ki:
— Bu adam galiba bizi aldatıyor. Müslümamm dedi
ama, daha onun şartının kaç olduğunu bile bilmiyor.
Yatırın falakaya...
Adamı falakaya yatırmışlar. Tabanının altına ver
et mişler sopayı. Kalktığında ayaklarının üzerine
basacak hali yokmuş. Şiddetli bir acıyla kıvranarak ve
topallaya rak, iki gözü iki çeşme ders almaya
başladığı camiyi bulmuş.. Hoca onu bu perişan
vaziyette görünce:
- Bu ne hâl? diye sormuş.
Adam başına gelenleri anlatmış,
- Ah hocam, demiş. İslâm'ın şartını sordular. ,
Hoca atılmış birden:
- Beştir deseydin keşke...
- Aman hocam, demiş adam. Hiç beş der miyim?
Ben 40 dediğim halde bu kadar dövdüler. Bir de Allah
korusun, beş deseydim, öldürürlerdi herhalde...
KİMDEN YANAŞIN?
Temel ile Cemal, kahvede oturmuş sohbet
ediyorlardı. Temel birden sordu:
— Ula Cemal,
tenhada pi domuza
rastlasan ne edersun
de pakayum?
- Tüfeğimle ateş ederum oğa!
- Ya tüfeğin yoğsa?
- Kafasına sopayla vururum daa...
- Peçi ya sopan da yoğsa?
- Pıçağumla öldirurum oni.
- De pakayum yanında pıçağın da yoğsa?
- Ula Temel de pakayum bağa. Sen penden yana
musun, yoksa domizdan yana mu?
HERİFİN ADI
Hitler Almanya'da Başbakan olduğun da, yıl 1933'ü
gösteriyordu. Kısa bir sü re sonra, öyle "iyi günler"
falan gibi se lamları kaldırıp, Alman selamı işte bu
dur deyip, "Heil Hitler (yaşasın Hitler)" diye
bağırtmaya başladılar Almanları. Metazori. Başka
selamlar vatan hainliği sayıldı.
Ünlü komedyen Karl Valentin akşam vakti her zaman
uğradığı meyhanesinde yedi—içti.. Borcunu ödedi.
Kalktı, gidecek. Herkes me rak içindeydi, nasıl veda
edecek diye. Valentin kapıya yaklaşıp herkese doğru
dönerek elini kaldırdı ve bağır dı: "Heil..." Sonrası
yok. Herkes bakıyor ve düşünüyor. Bir daha bağırdı: "Heil..."
yine o kadar.. Düşünüyor. So nunda dayanamadı ve dedi
ki:
— Yahu, herifin ismini unuttum!
GEMİYİ DURDURAMAZLAR
Amerika'da, Robert Fulton'un Clarment adındaki ilk
buharlı gemisi, Hudson Nehrinde ilk seferine
hazırlanı yordu.
Nehrin 2 yakasında, bu tarihi hadiseyi görmek için,
onbinlerce insan toplanmıştı.
Seyircilerden biri kötümser yaşlı bir çiftçiydi.
— Gemiyi yürütmeyi asla başaramıyacaklar, diyordu.
Fakat, neticede gemi çalıştı, sür'ati de gittikçe
arttı. Hızı arttıkça, geminin bacasından çıkan duman
koyu- laştı.
Nehrin 2 sahilindeki halk bu büyük başarıyı
çılgınca alkışladılar.
Kötümser yaşlı çiftçi ise gördüklerine inanmazcası-
na başım 2 yana sallıyarak:
— Ama, gemiyi asla durduramazlar, diyordu.
KORKUTMA BEDELİ
Dişçi, müşterisine:
- Bu diş çekimi için siz
den iki misli ücret almak zo
rundayım hanımefendi.
- Neden doktor bey?
- O kadar yaygara yaptınız ki, bekleme odasındaki
müşterilerimden ikisi çığlıklarınızı duyunca hemen
kal
kıp gittiler.
BABA MESLEĞİ
İngiliz yazarlarından Bernard Shaw, bir akşam, İn
giltere kraliçesinin bir ziyafetinde bulunuyordu.
Bir aralık kendini beğenmiş genç bir Lord, ona:
— Babanız küçük bir terzi idi, değil mi? diye
küçüm ser bir tavırla sordu.
Shaw:
- Evet, diye cevap verdi. Lord:
- O halde siz de ne diye terzi olmadınız? diye
soru
sunu yeniledi.
' Shaw gülümseyerek Lord'a:
- Babanız herhalde centilmen bir adamdı, değil mi?
dedi.
- Ona ne şüphe, cevabını alınca sözlerine şöyle
de
vam etti:
- O halde, siz de neden centilmen bir adam olma
dınız?
HEPSİ BİRDEN